

Etniklik Tartışmaları ve Türkiye
Günümüzde açıkça görülmektedir ki, etniklik, sadece Türkiye’nin değil, dünya gündeminin de önemli konularından biri haline gelmiştir. Öyle ki, neredeyse aynı zamanlamayla; etniklik, uluslararası belgelerde, toplantılarda, AB raporlarında, Birleşmiş Milletlerin ilgili kuruluşlarının, uluslararası sivil toplum örgütlerinin, vakıfların çalışmalarında müstakil bir başlık olarak yer almaktadır. Uluslararası yazılı ve görsel medyada etniklik özel bir konu olarak işlenmektedir. Çokkültürlülük ve etnik farklılıklar gibi “batı” medeniyetinin kendisi için sorun olarak gördüğü meseleler, üçüncü dünya ülkelerine “zenginlik” olarak empoze edilmektedir. Etrafı izlerken bu pencereyi kullanacağım.
Etniklik:
Genel olarak, benimsedikleri dil, din ve sahip oldukları kültür itibariyle diğer gruplardan farklı olan gruplar etnik olarak nitelenir. Günümüzün iletişim çağında, kültür de etnik kimliği belirleyen etnik bir ortak değerdir. Dil ve dini inanç etnikliğin dışa dönük en önemli göstergeleridir. Dil ve din birlikte önem taşıyabileceği gibi, ayrı ayrı da belirleyici olabilmektedir. Örneğin, Türkiye’deki etnik gruplarda din ekseriyetle ortak bir inançtır, dolayısıyla ayırıcı nitelik dil farklılığıdır. Ancak dil de her durumda etnik kimlikle örtüşmez. Kültürel ya da üst kimlik ön plana çıkar.
Bazı durumlarda ise dil ortaktır, ayırıcı nitelik dindir. Örneğin, Kuzey İrlanda’da etnik gruplaşma Katolik-protestan ayırımına dayanmaktadır.
Etnik bir grubun kimlik pekişiminde, alt grupların tanımında önem taşıyabilen başka grup nitelikleri de mevcuttur. Örgütlenme yapısı, aşiret organizasyonu, meslek-uğraş benzerliği, ortak kaderi paylaşmanın yarattığı dayanışma, birlik duygusu; etnik grup oluşumunda rol oynayabilir. Örneğin, Güneydoğu ve Doğu Anadolu’da birçok yörede aşiret mensubiyeti, Türk, Kürt ya da Arap olmaktan önce gelir.
Toplumsal alanda etnik grup kimliği iki farklı bakışa bağlı olarak tanımlanabilir:
a) Emik Bakış:
Emik bakış, bir grubun kendi kimliği ile ilgili kendi tanımıdır, kendini “ne”, “kim” olarak gördüğüdür. Emik bakışta etnikliğin ölçütü tamamen grubun kendi kabulüdür. Belirleyici etmen, grubu oluşturan bireylerin özgür iradesidir. Örneğin, Doğu Anadolu’da kendini Kürt olarak tanımlayan unsurun, İstanbul’da yaşayan büyük kısmı –köken bilincine rağmen- kendini Türk olarak tanımlamaktadır.
Emik bakış bazı durumlarda, bilimsel gerçekle de çelişebilir. Bu çelişkide, grubun, kimliği konusunda yeterli bilgi sahibi olmaması, kökenin tartışmalı olması, grubu kuşatan toplulukların ya da devletin o gruba “farklı” bakışı gibi etmenler rol oynayabilir. Örneğin, Türkiye’deki Zazalar’ın önemli bir bölümü, Zazalar’ın Kürt olmadığı bilimsel olarak kanıtlanmış olmasına rağmen, bugün Kürtlüğün bir alt grubu olarak görürler kendilerini. Bunda yukarıda saydığımız etmenlerin biri veya bir kaçı etkin olmuş olabilir. Kürt şovenizminin propagandası ve baskısı bu sonucu doğurmuş gibi durmaktadır örneğin.
Her halükarda yine de, etnik kimlik tanımında asıl olan grubun kendi tanımını esas alan emik bakıştır.
b) Etik Bakış:
Etik bakış, dışarıdaki bir grubun bir başka grubu tanımlamasıdır. Örneğin ülkemizde halkın büyük çoğunluğu çok yanlış olarak, bütün Doğu Karadenizlileri Laz, Doğuluların büyük bölümünü Kürt, Nusayrileri Arap olarak tanımlar. Bu etik bakıştır.
Etik bakış, genellikle bilimsel verilerden uzak, kaba ve genellemeci bir görüştür. Ancak, çoğunluğun bakışı olarak etik bakış, bir ülkedeki etnik gruplar arasındaki ilişkileri, kimlik değişimini, ülkenin etniklik politikasını, sosyal yaşamı, siyasi yapıyı önemli ölçüde etkileyebilir.
Etnik Kimliğin Değişkenliği
Etnik kimlik pek çok nedene bağlı olarak zaman içinde değişkendir. Tarih içinde döneme damgasını vurmuş pek çok etnik grup, bugün “kimlik” olarak yok olmuştur. Hun, Hitit, Sümer, İskit, Viking vbg. bugün hiçbir etnik grubu tanımlayan kimlikler değildir. Günümüz Türkiyesi’nde bile, yakın geçmişe dayanan etnik kimlik değişiminin pek çok örneği mevcuttur.
Örneğin pek çok öz be öz Türk unsur, Kürtleşmiştir; Avşarlar, Döğerler, Kalaçlar, Kikiler vbg pek çok grup, önemli ölçüde Kürtleşmişlerdir. İbrahim Paşa’nın zorla Milli Aşiretine bağlayarak Kürtleştirdiği Türkanlar da kimlik değişimine bir başka örnektir.
Burada Svanberg’den bir alıntı sanırım yerinde olacaktır; “bir etnik grubun ne olduğundan çok, ne zaman ve ne gibi koşullar altında var olduğu önemlidir.”
Üst Kimlik
Üst kimlik çoğu kez yanlış tanımlanmakta ve kavram kargaşasına yol açmaktadır. Etnolojik olarak üst kimlik, aynı kökene sahip alt grupların ana kimliğidir. Bu anlamda Türklük; Kırgızlar, Özbekler, Kazaklar, Azeriler, Türkmenler, Yakutlar, Gagavuzlar için üst kimliktir.
Ayrıca üst kimlik bazı durumlarda, aynı coğrafyayı paylaşan, benzer kültürlere sahip, tarihi paylaşımları olan grupların temsili kimliği olarak da tanımlanabilir. Örneğin Çerkeslik, her biri farklı kökene ve dile sahip Adigeler, Abhazlar vs. Gibi Kuzey Kafkasya topluluklarının üst kimliğidir. Bu gruplar kendilerini Çerkes olarak değil kendi etnik kimlikleriyle tanımlarlar. Çerkes olarak tanımlanan gruplardan Karaçaylar ve Balkarlar Türktür ve Türkçe konuşmaktadırlar.
Siyasi anlamda ise üst kimlik, farklı etnik gruplara mensup kişilerin, vatandaşlık bilinci ile benimsediği temsili ulusal kimliktir. Bu kimlik genelde, ülkenin kurucu egemen unsurunun kimliğidir. T.C. Anayasasının 66. maddesinde ulusal kimlik bu anlamda “türk” olarak tanımlanmıştır. Bu tanımda esas alınan ölçüt, etniklik değil vatandaşlıktır. Anayasının ilgili maddesinde Türk, “Türk devletine vatandaşlık bağı ile bağlı herkes” olarak tanımlanmaktadır.
Bugün bir çok ülkede de, ulusal kimlik kurucu egemen unsurun kimliğidir. Örneğin Fransa halkının ulusal kimliği olan “Fransızlık”, coğrafi bir aidiyeti içermez. 5. yüzyılda Gala’yı ele geçirerek Fransa’yı kuran Frankların soyuna mensubiyeti ifade eder. Ancak bu kimlik, tıpkı ülkemizde de olduğu gibi, Fransa’daki etnik gruplar için temsili üst kimliktir.
Dolayısıyla, bugünlerde, sun’i olarak gündemimize sunulan Türkiyelilik tanımının hiçbir tarihi ve meşru dayanağı yoktur. Kaldı ki, Türk ulusunun %90’ı aşan bir çoğunluğu kendisini Türk olarak tanımlamakta, Türk kimliğini benimsemektedir. Bu konuda eklemek istediğim diğer bir husus ise, insanın özgür iradesiyle benimsediği ve özümsediği kimliği, bir üst kimlik değil, asli kimliktir.
Etnik Gerilim
Etnik gerilim; farklı etnik gruplar arasındaki karşıtlığın ya da etnik grupların devlete karşı tavırlarının, değişik düzeylerde tanımlanabilen sorun olarak yarattığı toplumsal huzursuzluktur. Söz konusu huzursuzluk, hoşnutsuzluktan çatışmaya kadar varabilen tepkisel bir toplumsal tavırdır.
Etnik gerilim niteliğine ve şiddetine bağlı olarak toplumsal üretkenliği ve siyasi istikrarı etkilediği gibi, ekonomik gelişmeyi engeller, milli birlik ve beraberliği zedeler, ülkenin bütünlüğünü tehdit edebilir. Bu nedenle her düzeyde bir devlet sorunu olarak değerlendirilmelidir.
Hoşgörüsüz, önyargılı, ayrımcı, güvensiz ve eşitsiz ortamlarda etnik gerilim kaçınılmazdır. Etnik gerilimin temel nedenlerinin ilke bazında demokrasi ve insan hakları olduğu kabulü kanımca doğrudur. Ancak unutulmaması gereken, demokrasi ve insan haklarının kuralsal kabullerden çok bir kültür olgusu ve yaşam biçimi olduğudur. Bu gerçeği gözardı ederek etnik gerilimin çözümünü “yazıyla hükme bağlanmış metinlerde” görmek yanlıştır. Demokratik hak ve özgürlükler, topluma, bu hak ve özgürlükleri yapıcı bir şekilde yaşam tarzına dönüştürecek kültürle beraber verilmedikçe etnik gerilime çözüm getirmezler. Hatta bazı durumlarda, etnik gerilimi, ülke için tehlikeli bir boyuta tırmandırabilirler.
Prof. Dr. Bernard Lewis bu duyarlı konu hakkında şunu söyler: “demokrasi çok güçlü bir ilaçtır, ancak dozunun ayarlanmaması halinde, güçlü ilaçlar ölüme yol açar.”
Çokkültürlülük, Çoktürkiyelilik ve Çokmozaiklik
Dilimize, çokkültürlülük ya da çokkültürcülük olarak çevrilen “multiculturalizm”, temelde çok kültürlülüğü benimseyen, savunan, teşvik eden bir politik akımın adıdır. Dolayısıyla, özde farklı anlamlar ifade etmesi bana pek olası gözükmemektedir. Hareket noktası ve nihai hedefi, ulus devletleri “etnik çeşitlilik” temelinde ayrıştırmak, bölmektir. Bu nedenle üçüncü dünya ülkeleri için en büyük zenginlik kaynağı, çok kültürlülüktür. En azından “batı”lı müttefiklerimiz böyle diyorlar.
Kanımca, çok kültürlülüğün bir zenginlik olabilmesi, o ülkenin kendi şartlarına ve kendi gerçeklerine bağlı bir keyfiyettir. Bu yönden Türk ulusu neredeyse tüm unsurlarıyla kaynaşık bir ulustur. Ancak, İtalya, İngiltere, Almanya gibi ülkelerin aksine ulus devlet olma sürecini tam anlamıyla tamamlamamıştır.
15 yıl gibi uzun bir sürede bastırılabilen, 35 bin vatandaşımızın, insanımızın hayatına malolan ve yaklaşık olarak 150 milyar ytl’yi aşan bir zarara sebebiyet veren ve bugün tekrar canlanan PKK unsuru, 3 milyon oy almayı başarabilen bir dehap, ve kandil dağı’nda 6000 silahlı militanın mevcudiyeti, açıkçası pek de “zenginlik” gibi durmamaktadır ya da ben yeterince “batı” ziyareti, “Washington İnstitute” turu yapmamış da olabilirim. Emin değilim.
Aslında batı medeniyetinin bize lütufta bulunarak yakıştırdığı kültür mozaikliğini ve bunun ne paha biçilemez bir zenginlik olduğunu gene “batı”ya bakarak anlayabiliriz kanımca. Bugün İspanya, ülkesinin en zengin bölgesinde, devlet içindeki devlet konumundaki Basklıları kendisi için bir “zenginlik” olarak mı görüyor? Aynı şekilde Fransa için Korsikalılar, paha biçilemez bir mozaik mi? Fransa 1991 yılında “Fransa halkının bir unsuru olan Korsika halkı” ifadesini iptal ederken, mozaikten mi sıkılmıştı? Anayasasının 2. maddesini, 1992’de “Fransızca cumhuriyetin anadilidir” diye değiştirirken o mükemmel mozaiği bozduğunun farkında değil midir? Merak içerisindeyim.
Belçika, Fransa, lüksemburg gibi ülkeler, Azınlık Hakları Çevre sözleşmesini imzalamayarak neler kaçırdıklarının farkında değiller, Almanya; topraklarındaki “Alman vatandaşı” Türkleri azınlık olarak değil de “göçmen işçi” olarak tanırken, “zenginlik” istemediğini mi belirtiyor? Hayret. Hollanda etnik nüfusun, genel nüfusun %10’una yaklaşması karşısında, ilk hamlesi, etnik dil öğrenimine devlet desteğinin tamamen kaldırılması ve Hollanda vatandaşlığına geçişin neredeyse imkansızlaştırılması oluyor madem; bu kültür mozaiği denen zenginlik Avrupa’da para mı etmiyor? AB üyesi Yunanistan, ülkesindeki Makedonları, Arnavutları, Türkleri gerçekten de bir zenginlik olarak algılıyor ama sanırım fazla zenginlikte gözü olmadığından olsa gerek, kendilerine pek nefes alma izni vermiyor.
Sonuç olarak, çok kültürlülüğün, “ulusal” imha silahı mı, zenginlik mi olduğunu, o ülkenin kendine özgü şartları iyice değerlendirildikten sonra karara bağlanması gerekiyor. Kaldı ki bir ülkenin etnik bir mozaik olarak tanımlanabilmesi için, etnik nüfusun genel nüfusun %35’ini oluşturabilmesi önşarttır. Türkiye’de bu oran, emik bakışla %10’u bile bulmamaktadır. Kanımca devlet, bu gerçeği görerek, etniklik politikasını bunun üzerine kurmalıdır, çok sevgili müttefiklerimizin fiklerinin keyfine göre değil.
bir urbanpuşts çalışması.
ben bir ceviz ağcıyım, gülhane parkında.
Bir kaç
şey soracağım:
'Etnik' kavramı ilk olarak nasıl ortaya çıkmıştır? Bu kavramı kagıt üstünde ortaya koyan bir düşünür, ya da bilim adamı, var mıdır; yoksa zaten insanlığın ciğerinden gelen bir olgu mudur? Yani hep 'biz' ve 'digerleri' ayırımı olmuş mudur? Acaba bütün bu çatışmaların belli bir düşünce biçimi içinde devam etmesinin, en azından günümüz dünyasında, Fransız ihtilali ile yayılan milliyetçi politikaya bağlayabilir miyim?
Teşekkürler, ellerinize sağlık. Belki günümüz gençliği zahmet edip okumuştur.
Çok güzel bir yazı ve
Çok güzel bir yazı ve çok doğru bilgiler verilmiş.
Yanlız terörizm konusunda bir ekleme yapayım. Dünyadaki terörizm'in %90'ı tek elden yönetilir. Saflar da etnik, dini vs. grupların davaları uğruna mücadele ettiğini sanır. Halbuki bütün taraflar bilmeden tek patrona çalışırlar. Onun için ne Türkiye'de ne de dünyanın öteki problemli yerlerinde terörizm bitmez.
11-Eylül-2001'de Rusya Genelkurmaybaşkanı olan Em.General Leonid Ivashov Ocak ayında gittiği bir seminerde bu konuya değinmiş. Meraklı olanlar buradan okuyabilirler
içinde bulunduğumuz dakikalarda.
genel kurmay başkanı hilmi özkök konuyla ilgili çok güzel bir açıklama yapıyor. bu konferansı takip etmek lazım. soğuk savaş-terorizm ilişkisi, siyasi yöntem olarak terorizmin kullanılmasında önemli rol oynuyor.
komidinimi kırdılar, sezemedim anne!?!
Terör, bir olayın gerçek
Terör, bir olayın gerçek yüzü değil onu saklayan bir paravandır. Bu paravan kaldırılmadıkça kimin ne yapmak istediği anlaşılamaz.
Maalesef Türkiye’de terör eylemleri bize adi zabıta vakaları olarak gösterilir ve olayın faillerinin belirlenmesi veya yakalanmasıyla olayın çözüleceği inandırılır. Oysa terör, toplumu ve ülkeyi yönetenleri belli bir yöne sevk etmek için yapılan eylemlerdir ve eylem buna göre kurgulanır.
Yani bulduğunuz her ipucu bulmanız istenendir ve vardığınız her sonuç beklenen sonuçtur. Eğer olayın dinci bir grup tarafından yapıldığı izlenimi verilmek istenmişse yürüyeceğiniz yollara buna uygun deliller yerleştirilir ve siz o izleri takip ederek eylemi planlayanların istediği yere varırsınız.
Zaten siz eğer bu işin uzmanlarıyla konuşursanız size bir terör olayının arkasından hemen verilmek istenen mesajın ne olduğunu söyleyeceklerdir.
>>>
+1.
Zaten herşey önceden kurgulanmıştır....
Madem konu etnik
Madem konu etnik kaşımalardan ve kışkırtmalardan açıldı, size hayali bir senaryo yazayım. Bakalım son günlerdeki hangi olayla bağdaştıracaksınız, ilk bileni hamburger yemeye götüreceğim. :)
Diyelim ki hedef ülkenin etnik bir azınlığının yaşadığı bölgedeki devlet etkinliğini zayıflatmak ve özellikle o bölgede sizin faaliyetlerinize engel olan rakip bir istihbarat oluşumu belli bir süre felç etmek istiyorsunuz.
Bunun için önce bölgedeki rakip istihbarat örgütün rutin faaliyetleri izlemeye alınır. Her istihbarat örgütünün sürekli olarak takip ettiği kişi ve mekanlar vardır, bunları takip eden sabit ajanları teşhis etmek eğitimli gözler için çok kolaydır.
Günlerce izlenen rakip istihbaratın takip ekibi deşifre edildikten sonra bütün bilgiler taşeron olan örgüte verilerek hazırlıklı olmaları istenir. Taşeron terör örgütü kendi elemanlarını bölgeye yerleştirerek tuzağı kapar. Bundan sonra bölgenin kışkırtmaya uygun hale getirilmesi için birkaç ses getirici eylem örgüt tarafından gerçekleştirilir.
Bundan sonra rakip istihbarat örgütünün izlediği hedefe yönelik veya oraya yakın bir bölgede eylem yapılır. Takip elemanları açığa çıkmamak için bölgeyi terk etmeye zaman bulamadan önceden hazırlanmış ve kendisine sivil halk süsü vermiş militanlar takip ekibini sararak etkisiz hale getirirler.
Bu sırada yerel basın ve yerel etki ajanları tüm bölgede "devletin halka karşı bir provokasyonunu suç üstü yakaladık koşun yakalayın" söylemlerini yayarlar.
Her yerde dolaşan ve her olaya teşne olan işsiz güçsüz takımı ve meraklı halk oraya doluşunca kendisine halk süsü veren militanlar için grup psikozuna giren kalabalığı yönlendirmek oldukça kolaylaşır.
Sonuçta ne olduğunu anlayamayan ve bölgeyi terk edemeyen takip ekibi sanki ortaya çıkarılan bir komplonun failleriymiş gibi basına servis edilir.
Sonuçta hem rakip devletin bölgedeki konumu bozulur, hem de rakip istihbarat servisi tam anlamıyla felç edilir ayrıca bu olay ileride yapılacak pek çok başka kışkırtma için de bir zemin hazırlar.
Son olarak olayın planlayıcısı istihbarat servisinin basın içine sızdırdığı etki ajanlarının kışkırtmayı daha büyütür ve ülke çapında olaylara neden olur.
Işte size bir etnik kaşıma senaryosu.
>>>
Ben buna PKK ve kürt sorunu derim o kadar.....
Bana bir yerdeki olayları
Bana bir yerdeki olayları hatırlattı.
Galiba "Ş" harfiyle başlıyordu, hay allah bugün hafızam çok zayıf galiba birden hatırlayamadım. :)
>>>
Adını bile anmak istemiyorum efendim :)
···
Bu konuyu ele almakla çok iyi etmişsiniz, umarım ilerki günlerde konuya dair çözüm önerilerinizi de okuruz.
şov
kürt şovenizmi derken türk şovenizmini de unutmamak lazım. bilemedim. siyasi bir tartışmaya girmeli mi girmemeli mi? fakat yazınızı fazla önyargılı ve ulusalcı bulduğumu söylemek isterim. Bernard Lewis'i duyunca aklıma Jimi Hendrix geldi: "önemli olan kimin çoğunlukta olduğu değil, kimin haklı olduğudur"
merhaba urbanpuşts?
Şu sıralar AB, Kıbrıs, dalgalı kur, faizler vesaire derken gündemde yer bulamayan bu konuyu, önümüzdeki dönemlerde -suni veya değil- yeniden tartışılırken göreceğiz. Esasen burada konunun ele alınışı bir yandan bilgilendirici temelde ve doğru gelişirken, diğer bir taraftan da (belki de doğal olarak?) subjektif yansımalar olduğunu düşünüyorum. Pek tabii bu da benim 'subjektif' duruşumdan kaynaklı olabilir.
'Gündeme gelip oturma'sının tarihi veya meşru dayanaklarından yoksun olmasından ziyade, yazıda “(...) Kaldı ki, Türk ulusunun % 90’ı aşan bir çoğunluğu kendisini Türk olarak tanımlamakta, Türk kimliğini benimsemektedir.”
Bu söylemin samimiyet içermediği muhakkak. Aklıma Ertürk Yöndem, bilemediniz herhangi bir OHAL valisi, Ünal Erkan tadında bir bilgilendirme notu geldi. Samimiyet diyordum; pek tabii ki burada samimiyetle olayların doğruluk-yanlışlığını saptayamayız. Ama bir ulusun veya etnik durumun demografik göstergelerine gönderme yapılırken daha 'samimi' olunabilir. İlk samimiyet kelimemin altında yatan da bu, yani 'hazım'. 90'lı yıllarda Demirel'in diline pelesenk olmuş meşhur sözlerden biriydi hatırlarsınız belki; "bana Türkiye'de Kürt sorunu olduğunu dedirtemezsiniz" (aynı laf öbeğini evvelbaharlarda faşistler için farklı bir biçimde kullanmıştı) veya "Türkiye'de Kürt yoktur, dağ Türkleri'nin dağda yürürken çıkardıkları kart-kurt seslerinin zamanla değişmesiydi vs" sözleriydi. Akabinde yetişen nesil de aynı düsturu elden bırakmadı, 'insan'ına veya 'bölge'ye dair baktığı pencere ve vizyonu; kokladığı ısparta gülü kadardı. Öyle ki, nivyork yakın, urfa uzak olmuştur hep bu düşüne.
Yazının ilerleyen bölümlerinde “(...) insanın özgür iradesiyle benimsediği ve özümsediği kimliği, bir üst kimlik değil, asli kimliktir” deniliyor. Evet, öyledir fakat, mevcut üst kimlik tutup da “benim milletim senden üstündür, demokrasi de şu-bu hakları da öncelikle onun tasarrufundadır" dediği zaman esas etnik gerilimi üst kimlik tırmandırmış olur. Bunun, Türkiye'de epeyce örneği var. Keza bu ve benzeri olaylarda devlet hep katalizör görevi üstlenmiştir. Huzursuzluk 'derin'lerde başlamış, 'ödenek'ler de ordan verilmiştir.
İşin aşırı uçtaki siyasal veya silahlı yansımalarını burdan konuşmak doğru olmayacağı gibi katılımı da örgütlemez. İşin o tarafı, her açıdan karanlık ve fakat; “(...)3 milyon oy almayı başarabilen bir dehap, ve kandil dağı’nda 6000 silahlı militanın mevcudiyeti, açıkçası pek de ‘zenginlik’ gibi durmamaktadır.” “Pek de” denilmiş, bir tereddüt yaratılarak. Şahsen 'ne gibi durmakta' olduğunu merak ediyorum. Kandil Dağı’nda ne olup bittiğini bir kenara koyalım, ama halkın iradesinin yansıması olan oyları tutup zenginlik olarak addetmemek hangi duruştan kaynaklanıyor, bilemedim? O oyların yönetişimi veya etkileşimi bahsi geçen dağda şekilleniyorsa dahi tutup bu soruyu 'Türkiyelilik' kimliğini suni bulan kendimize sormalıyız. Yani bugüne değin pekiştirdiğimiz 'üst kimlik'in etnikle olan iletişiminde aramalıyız.
Çok uzaklara değil, 'üst kimlik' olarak Türkiye'nin ideolojik şekillenişine ulus-devlet temelinde baktığımız zaman; İsmet Paşa (İnönü)'nın 1925'te Türk Ocakları'nda söyledikleri daha özetleyici ve 'meşru' bir devlet politikası olarak elzem:
“Biz açıkça milliyetçiyiz... ve milliyetçilik bizim yegane birlik unsurumuzdur. Türk ekseriyetinde diğer unsurların hiçbir nüfuzu yoktur. Vazifemiz Türk vatanı içinde Türk olmayanları behemehal Türk yapmaktır. Türkleri ve Türklüğe muhalefet edecek anasırı kesip atacağız. Ülkeye hizmet edeceklerde her şeyin üstünde aradığımız Türk olmalarıdır." Evet, İsmet Paşa böyle diyordu 1925 senesinde...
Diyeceğim şu ki; halklar tüm zenginlikleriyle ulus öncesi çağlarda varoldular, bundan sonra da varolacaklardır. Temele; insan hak ve özgürlüklerini koyduğumuz sürece bu 'suni' tartışmalardan daha verimli alanlarda üretim yapılacağına inaniyorum. Ama bunu yaparken; kendi coğrafyamızdaki Kürtleri, gayri müslimleri ve diğerlerini vatandaş olarak saymayıp, sınır dışındaki Türkmenleri ‘soydaş’ saymak yerine her etnisiteye eşit yakınlıkta duran ve kendi etnik kimliği olmayan bir sorumluluk aparatı koymak daha akılcı olur.
Budaklandırmak niyetinde değilim ama, yazının bahsettiğim kısımlarında şovenizm hakim duruyor. Daha bağımsız ele alındığında çok sağlıklı sonuçlar doğurabilecek bilgiler, -sanki- anlık duygusal dürtülerle farklı bir biçem almış. Öyleyken böyle işte...
Doğanlı ve Kilitbahir köyleri
Evet, yukarda ifade etmeye çalıştıklarımın mealini, bugünkü ulusal basına yansıyan -ve nasıl bir ironidir ki aynı sayfada alt alta yer alıyor- iki haber sanırım daha iyi özetliyor:
İlk haber; Hakkari'nin Çukurca ilçesine bağlı Uzundere halkıyla ilgili. Kısaca özetleyeyim: Bölgede ‘terörle mücadele' kapsamında sürdürülen faaliyetler yüzünden köy boşaltılmış, Uzundere sakinleri de bir başka yere, Doğanlı'ya ‘nakledilmiş’. Bu 'takas'tan sonra devlet elini eteğini çekmiş Doğanlı'dan. Uzundere halkı, şu an mevcut yaşamsal olanaklardan yoksun bir biçimde bataklık bir arazide, kanalizasyon ve su sorunu başta olmak üzere bazı sıkıntılar eşliğinde yaşamlarını idame ettiriyor.
Diğer haberimiz ise Gelibolu'daki Kilitbahir'le ilgili. Bir akaryakıt firmasının 5 milyon dolarlık bir bütçeyle işe giriştiğiı 'tarihe saygı projesi' kapsamında, Çanakkale savaşına tanıklık etmiş bu bölgenin restorasyonu gerçekleştirilecek. Vali Kırlı, “Artık Kilitbahir, beyaz gelinlik giymiş gibi aslına uygun bir hüviyete kavuşmuştur" diyor.
Yanlış anlaşılmasın; tarihe tanıklık, kahramanlık hatıraları vb. konularda gerçekleşen bu girişimleri-projeleri destekliyorum. Ama ‘tarihe saygı’ derken, gözümüzün önünde sefil koşullarda yaşayanlar için önce bir ‘insana saygı’ demeliyiz. ‘Gözümüzün önü‘ dedim gerçi ama birçoğunun bunları gördüğünü dahi sanmıyorum. Evet, sorun bu bakış açısında bana göre. Yatırımı yapan x firması 8 trilyon 500 milyarlık paranın 10/1'ini Doğanlı için kullansaydı 'saygı'da kusur etmezdi sanırım?
...
İnanamıyorum Kilitbahir, Kilitbahir Kalesi ve köylüleri... İskeleden binip de haftasonları küçük feribotlarla karşıya geçip havasını soluğumuz Kilitbahir...
taze birşey
Yukarda verdiğim örnek ve benzerlerini kapsayan zorunlu göç veya yerinden edilme, Tesev'in hazırladığı -ve tanıtımı yapılırken ‘vatansever’ bir takım(?) kurumların aşırı tepkisini aldığı- “Zorunlu Göç ile Yüzleşmek: Türkiye’de Yerinden Edilme Sonrası Vatandaşlığın İnşası” isimli kitapta ayrıntılı olarak irdelenmiş.
Kitap, özellikle 84-99 yılları arasında yaşanan dönemin sıkıntılarına vurgu yapıyor. Bölgenin etkin etnik hadiselerini birebir görüşlerle, sosyologların, demografi ve psikoloji uzmanlarının katkılarıyla şekillendirmiş. İlgili kaynakta sorunun (göç-ettirme) üzerinde yoğun olarak durulmuş, devlet(ler) politikasının insan yaşamını uluslararası siyasal, ekonomik v.s. açıdan etkisi araştırılmış.
Şayet ilgilenen olursa; Tesev’le iletişim kurup temin etmesi mümkün.