

Günler önce, arkadaşımın çocuklarına oyalanmaları için verdiğim albümde görmüştüm çocuk evimi, hüzünlenmiştim. gece terasta saçlarımla oynayıp, bana bir şeyler anlat dediğinde çok istemiştim anlatmayı. Yapamadım kendime saklamak istedim. Dün gece bu saatlerde sana anlatamadığım bu garip hikayemi bu sabah yine aynı saatlerde paylaşma isteği duydum nedense.
Yaşım,10 dur en fazla bu resimde. Yazları teyzemin yanına giderdik o zamanlar. Büyüyünce ne olacaksın sorusuna engin bir yaratıcılıkla atom bombacısı yanıtı verebilen. 10küsürlü yaşlarım. Kimle evleneceksin cevabım çok daha sarsıcı, corç maykıl.
Oturuyorum merdivenlerinde kilisenin. 2 kücük basamak topu topu sığdırmışım ama bir şekilde kendimi, madamın gelmesini bekliyorum. Kadrajda ben, dizlerimin üzerinde dirseklerim, ellerimin arasında yüzüm. Arkada da yeşil demir kapı. dayım, yatak odasının camından çekmiş olmalı. Hatırladım o anı birden. Karpuz kokusunu bilir misin? Kışın, gecenin bir yarısı, burnunun ucundan gelip geçer kokusu. İşte öyle geçti o kilisenin kokusu.
‘’Madam’’ yazık ki, ön adını hiç tutamadım aklımda. Kibrit kutusu kadar bir kadındı. Ama içine kütüphane kaçmış gibiydi. Her şeyi bilirdi, her şeyi. O demir kapının arkasında, avluya açılan koskoca bir dünya vardı. Oymalı taşlardan yuvarlak süs bir havuz, korkunç desenleri olan, içinde yeşil su ( yosundan kaynaklı olduğunu yıllar sonra çözebildiğim.) avlunun bir sonu evine, diğeri kiliseye geçerdi. Kapkaranlık bir mahzende şarap yaparlardı yazları. Degustatörlüğünü teyzemin yaptığı, ne şaraplardı ama! dudakları uyuşurdu insanın. İçim titrediğinde tadınca, tamam Makbulü budur, derdi.
Ona bugün bile duyduğum bu büyük hayranlık devasa kütüphanesinden geliyor olsa gerek.
Eski Kitap kokusu.... Dünyadaki en güzel koku, Hitleri keşfetmeye başladığım zamanlar!
bi gün, kapağın da resmi olan kitabı, yosunlu havuza dayanmış okurken, tam karşımda durup bana, Hitler’in o şaşkınlıkla dinlediğim ve hayatım boyunca hiç unutmayacağım hikayesini anlatıp ‘’e be mareciyan Adolf’u öveni okuyorsan, yereni de okimalisin’’ deyip içinde Anna Frank’ında olduğu birkaç kitap getirmişti. Sonraları ilk ondan dinlemiştim; Atatürk’ü, Adab-ı muaşeret kurallarını, maydanozlu tostu, kedi sevmeyi bile ondan sevmiştim . teyzem beni her her terkedişin de oraya bırakır, dayım yine oradan alırdı. Bana anlattığı her masalı, geçen yıllarda içinde bir dünya klasiğinde bulmuştum.
bir kadının olması gereken asilliği, ( kadincik değil, kadin ol mareciyan güzelliğine değil akilina gelsinler gelen) teyzemden öğrendiğim, eski türkçe terimlerin devamını yine ondan. Kulağımda pürüzlü tınısı hala duran, Bakmıyor çeşme-i siyah feryade/yetiş ey gamze imdade inceden inceden .
Sonra koptuk istanbul’a dönünce teyzem. Büyümüş olarak döndüğümde, ölmüş olduğunu öğrendim.
O avlu küçücük, sihirli havuz yosunluymuş meğer. Koskoca dünyanın kapısıydı bu başımı eğerek girdiğim oysa.
Bak, Bir resim neler anlatıyor, iyi ki çekmiş dimi...
Piyano.
Negzel teyzeler var...
Benimkiler hep bir garipler... Fayt kılab misali...
...
herşey biz küçükken daha büyüktü...
biz büyüdükçe herşey küçüldü...
büyük kalanlar sadece hayaller oldu...
çok
doğru sözün. geriye bir tek büyük hayaller kaldı.
.
çok güzel bi günlük.
...
+1
teşekkür ederim
mangy.
Jeu
Anlatılan o yaşa gittim resmen, dinlediğim müzikleri, evlenmek istediğim adamı düşündüm.
Onun için ağladığım geldi aklıma da yine resmen burnumun direği sızladı.
Ve acı bir his daha.
Teyzemin olmaması hep bir eksiklik gibi geldi bana, bunu bir kez daha hissettim.
benim anne tarafım
çingene olduğundan dolayı, teyzeler ile ilgili hatırladığım şeyler genelde bağırış çağırış curcuna oluyor :)
...
evet aynen.
sizin de mi
anne tarafınız çingene?
geçmiş
hep bizimle... humpf...
bu da
çok başarılı, acıyı yakalamışsın... eline sağlık... yazmaya devam...
kendi halimdeyim
senden
bunu duymak gurur verici.